Diyez's profilesharpPhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
March 24 TEK DOZEskiden hırçınlığım olduğunu düşünürdüm bazı şeylerin devam etmeme nedenini. Oysa ki şimdi anlıyorum, o hırçınlıkmış bazı şeylerin devam ETME nedeni. Pembe kokoş terliğimin kırılan topuğu, Vietnam'a gitme hayallerim, şımarıklığım, ısmarlayıp da asla bitirmediğim yemekler....Her eve lazım diyeceğim ama abartı olacak. Hayatı artık sık sık yorulacak kadar fazla yaşadığını hisseden herkese gerekli; kendi hayatından kısa bir süre de olsa çıkıp, bütün gün uğraştığı işten bambaşka birşeyle kafayı boşaltma... Adeta tek doz adrenalin. Çünkü o tek doz, ertesi gün o raporu bitirmek, o sunumu hazırlamak, o besteyi yazmak, o düzenlemeyi yapmak, o fotoğrafı çekmek (her ne ise yaratılan -daha doğrusu yaratılmak zorunda olan) için enerjiyi veriyor. Bir sonraki gune kadar. March 18 Enis Batur: "Aşk Üzerine Marazî Bir Deneme Daha - I"I Aragon'un ünlü sözü "Mutlu Aşk Yoktur", bütün ünlü sözlerin yazgısını tekrarlar: Bu düşünce, daha çok, yanlış anlaşılmıştır. Aragon, hiçbir aşkın mutluluk getirmediğini, getiremediğini mi ifade etmeye çalışmıştı? ... Aragon'un yaklaşımını, “Aşk ve Batı” başlıklı bir incelemenin de yazarı olan kültür tarihçisi Rougemont'un kurduğu kilit cümleye bağlamak istiyorum: "Mutlu Aşk'ın yazılı tarihi yoktur". Gerçekten de, Batı uygarlığında da, Doğu'da da, mutsuz aşkların tarihinin yazılmış olduğu göze çarpıyor. Leylâ ve Mecnûn, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre, Hüsrev ile Şirin, Yusuf ve Züleyha, Romeo ve Jülyet, Heloise ve Abelardus, Portekizli Rahibe ve sevdiği adam, Don Juan'ın ya da Casanova'nın tekmili birden serüvenleri, bütün Tristan ve Isolde versiyonları, Carmen ve Don Jose, sonsuz bir listeye yönelmek güç değil mutsuz çiftler konusunda, işlenen aşkın siyah tablosunu çıkarır karşımıza. Beatrice'nin Dante'sinden "Makber"in şairine, Nerval'ın "Sylvie"sinden Halid Ziya'ya değişmez bu gerçeklik: Klâsikler, Romantikler, Simgeciler, Gerçekçiler, Gerçeküstücüler, Modernler, Post-Modernler Aşk'ın çehresini değiştirirler de natura'sına dokunamazlar pek. II Aşk'ın tanımlaya çalışmanın düpedüz gözüpek bir girişim olduğunu bile bile davranıyorum, davranacağım bir kez daha, bu deneme "Karpuz Çekirdeği"nin karşı sayfalarına kurulduğuna göre: Sağlık sınırını aşmış, o çerçeveden taşmış sevgi türüne Aşk diyorum ben. Karşılıklı duyguların dengesi bozulmuş, zihnin ve gövdenin elektrik yükü iyiden iyiye artmış, izan çerçevesi dağılmış, şiddet tırmanmaya koyulmuştur. Aşk, kişiye varoluşunun uçlarını anımsatır ve ölüm güdüsünü devreye sokar: Çift'in tek'i kendisine (Pavase), eşinin (Carmen), kendisini ve eşine (Kleist) yok etme eşiğine dayanmıştır. Eşik her zaman aşılmaz belki; eşiğe her zaman dayanılır. Aslında: Kansız aşk yoktur. Akması gerekmez kanın, kaynama noktasına ulaşması gerekir bir tek: Orada, o anda gövdenin kimyasal dengesi hepten değişir ve zihin sürçmeye başlar: Yoğunlaşmalar, takınaklar, mantığı tersyüz eden bir karar politikası egemendir artık. Aşkın (âşığın) gözünün görmediği doğru değildir: Doğru olan, onun başka birşey görmediği, başka bir noktaya bakmadığıdır. III İktidar ilişkinin en fazla sivrildiği, yıpratıcı yanlarının en belirgin formlar aldığı alanların başında gelir Aşk. Görünüşte, bir efendi / kul kutuplaşmasında yol alınmaktadır, oyse efendinin her an kula, kulun her an efendiye dönüşebileceği bir eksen üzerinde iniş-çıkış eğrisini çizer 'kahramanlar'. Partönerlerin rollerine aldanmamak gerekir: Hükümran nerede boyun eğer, mazlum nerede dikilir kimse kestiremez. Uca çekilen, itilen, orada duran ve bekleyen öylesine güç kazanır ki, istediğinde karşısındakini bükebilir, hatta eritebilir de. Büyük, zorlu aşk örneklerinin hepsinde rollerin bir evreden sonra ters döndüğüne, ateşin yön değiştirerek yakanın yandığı, yananın külünden yeniden doğduğu bir durum yaşandığına tanık olunur: Karşılıklı aşk, her zaman karşılıklı, bulaşıcı, yayılmacı bir yangın demeye gelmiştir. Tek taraflı aşk, zaten aşk değildir: Öteki'yle tamamlanma arayışından öte, kendini bulamama güzargâhıdır: Bir som yanılgı, bir som yanılsama. Enis Batur March 12 KONUŞAN SÖZLÜKEdebiyat fakültesi son sınıftayım. Bitirme ödevi olarak serbest konuda, kısa öykü yazmamız isteniyor. Öykü, çift aralıklı daktilo ya da bilgisayarla 12 punto ile A4 kağıdının bir yüzüne yazılacak, 4 sayfayı aşmayacak.
Bu ödev öyle önemli ki, bütün notların 100 dahi olsa, ödevden geçer not alamadın bir senen uzadı demek. Ödev teslimine 48 saatten az zaman var... Değil 4 sayfa, kafamın içi sanki bomboş bir fanus, tek kelime bile yazamamışım. Hangi konuda yazacağıma karar versem, biliyorum kelimeler birbiri ardına gelecek. Saat 04 olmuş, gözüme uyku girmiyor. İlk kez böylesine başarısız olma korkusu yaşıyorum...Diğer derslerden aldığım 100'ler de beni kurtaramaz ki. Adı üzerinde bitirme ödevi bu.
Bu hisler içinde aniden aklıma bir fikir geliyor! Çocukluğumda oynadığım bir oyun...Neden olmasın?
Sözlüğün bir sayfasını rastgele açacağım ve parmağımı sayfa üzerinde gezdireceğim. Parmağımın durduğu yerdeki ilk kelimeyi okuyacağım. Elimde el feneriyle, sesiz adımlarla, adeta bir hırsız gibi salona gidiyorum; kütüphanenin raflarını hızla tarıyorum. İşte kalın ciltli, yaşı neredeyse benimkinin iki katı, yıllardır kullanılmaktan sayfalarının uçları kıvrılmış, tek elimle tutamayacağım kadar ağır, bilge sözlüğüm.
Hadi sevgili sözlük her zaman bana yardım ettin, bir sefercik daha ediver ne olur. Gözlerimi kapıyor, sanki kutsal bir törenmiş gibi hislerime odaklanıyor ve bir sayfa açıyorum. Parmağımı sayfanın üzerinde yukarıdan aşağı gezdiriyor ve bir yerde duruyorum. İşte benim sihirli kelimem! İtimat!
Mmm.. bakayım açıklamasında ne yazıyor?
itimat -dı
isim (i:tima:t) Arapça i¤tim¥d Güven, güvenç, emniyet:
A4 kağıdı dedemden kalan daktiloya takıyorum. Kelimeler kelimeleri izliyor. Parmaklarım sanki Paganini'nin 5 numaralı Caprice'ini çalar gibi büyük bir hızla çalışıyor. Saat sabah 05. İşte 4 sayfam doldu. Oldu bu iş, tamamdır!
Pazartesi sabahı ödevi alıp okula teslim ediyorum. Ve işte o büyük gün! Sıra sıra listeler okulun koridorlarında asılı. Listelerde herkesin adı ve aldığı notlar yazılı. Gözlerimi listenin sayfalarında aceleyle gezdiriyorum. İşte adım. O da ne!! Benim adım ve yanında kırkdokuz yazılı!!! Yok yok bu işte bir yanlışlık olmalı! Mutlaka gözlerim beni yanıltıyor. Bir kez daha, bir kez daha bakıyorum. Evet benim adım ve yanında yazan umursamaz bir kırkdokuz. Bu mesuliyetsiz kırkdokuz kalbime bir ok gibi saplanıyor, bacaklarım beni taşımaktan çok uzak, fakülte binasının karanlık ve kasvetli koridorunda küçülüyorum, küçülüyorum, adeta Gregor Samsa oluyorum.
O gün, kendime bir daha hiçbir mühim işimi son ana bırakmamak ve sözlüğe bağlamamak için söz veriyorum. Çünkü sözlükler de yanıltabilir insanı. Öyle ki bu sözlük, konuşan sözlük olsa dahi... March 03 şifâyâbMakam: Hicâz Usûl : Curcuna Beste: Selâhaddin Pınar Güfte: Mustafa Nâfiz Irmak Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek |
|
|