Diyez's profilesharpPhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    December 24

    Bütün bu iyi dilekler nereye gidiyor?

    Kim bilir her gün dünyadaki insan topluluğu kaç milyar iyi dilekte bulunuyordur? Kendisi, ailesi, sevdikleri ve dünya için… Belki mutlu bir yaşam, belki hasta çocuğunun sağlığı, sevgi, güneşli bir gün, kuraklıkta yağmur, dünya barışı… Hepimiz her gün yalnızca kendimiz için değil diğer insanlar için de bir sürü iyi dilekte bulunuyoruz; doğum günlerinde, yılbaşında veya herhangi sıradan bir günde. Anneannelerimiz, babaannelerimiz, dedelerimiz onları her aradığımızda dualar edip iyi dileklerini söylüyorlar. Yeni doğan çocuğa güzel bir ömür, üniversiteye girene başarılı bir eğitim yaşamı, yeni evlenenlere bir yastıkta minimum 40 yıl dilemiyor muyuz?

     

    Eğer üretilen her işin, her düşüncenin, her dileğin evrende bir yansıması olduğuna inananlardansanız, an geliyor bütün bu dileklere ne olduğunu düşünüyorsunuz. Eğer üretilen her şeyin bir tezahürü varsa, bugün dünyanın bambaşka bir yer olması gerekirdi. Evet, ne yazık ki beddua ve kötücül düşünceler de var ama kimse birbirine, sabah berbat bir gün, rezalet bir yeni yıl veya bol savaşlı günler dilemiyor. Peki, soruyorum o zaman Tanrı’ya, bizim iyi dilekler nereye gidiyor?

    March 17

    Mutluluk Tanrı'nın İnsanlara Vaadettiği Birşey Değildir

    Öyle olsaydı cennet hikayeleri mutlu sonla biterdi...
     
    Mutluluk, an be an verdiğimiz tercihlerimizin bir tecellisidir. Evren denilen herşeyin herkesin kullanımına ücretsiz olarak açık olduğu dükkandan seçilen bir maldır. Rica ederim karıştırmayalım; bunun Tanrıyla bir ilgisi yok.
     
    Bizim uğrunda herşeyi vermeyi hazır olduğumuz mutluluk, ruh aleminin yüksek mertebelerinde yolda ayağımıza takılan taştan daha önemsizdir belki de. Buda öğretisinde şöyle tanımlanır; "O hiçlikten gelir ve O'nun gideceği hiçbir yer yoktur. O hem doğmamış, hem de asla yok edilemez olan... O hem olan, hem de olmayan... İnsanların iyiyi ve kötüyü ayırma eğilimi vardır. Aslında bu ikisi birbirinden ayrı var olamazlar."
     
    Hepimize mutluluk obsesyonu aşılamış günümüz sistemi, mutluluk açlığını maddi krakerlerle bastırmayı kafamıza itekleyerek öğretmiş. Peki doyuyor muyuz? Aksine karnımız hep zil çalıyor.
     
    An ve anların birleşimi hayat, içinde herşeyi barındırır. Biz içinden sadece mutluluğu ayıklamaya çalıştığımızda, elimize çer çöp daha da fazla gelmeye başlar.
    Pozitif düşünce, empati, sempati safsatalarına kapılmadan, en büyük "Secret"ın olanı doğallıkla kabul etmek ve teslimiyet olduğunu anlayana kadar daha çok best seller okumak, Tanrı'ya kahretmek veya O'ndan mutluluk dilenmek zorunda kalacağız anlaşılan...
     
    space
     
    January 13

    ŞİKAYET YOK

    Hayat ilginç ama sistematik bir fabrika... Bir yandan çok şaşırtıcı, bir yandan da son derece basit bir sistem üzerinde çalışıyor. İnsan makinanın bir ucundan et koyduğunda yapılan ufak süreç değişiklikleriyle ya kıyma çıkıyor ya da sosis, ama asla lahana değil.

     

    Klasik atasözü "ne ekersen onu biçersin" yanıltmıyor insanı. Biliyor musunuz herkes sörf yapabilir, hem de herkes! Tek bacaklı da olsa, kör de olsa hayatındaki en çok yapmak istediği şey sörf olan biri için ne bacak, ne de göz engel olamaz. Olsa olsa kendisidir insanı engelleyen.

     

    Bir işte gönül yoksa, emek yoksa çıkan ürünün tadı asla "tam kıvamında" değildir. Yani "Pirincin üzerine sıcak su ekle, olsun sana pilav" değil. Pirinci iyice yıkamadıkça, tereyağı ve tuz eklemedikçe, başında bekleyip göz göz olunca altını kısmadıkça pirinç asla hakkıyla pilav olmuyor.

     

    Tanrım neden bazı şeyler istediğim gibi gerçekleşmiyor? Neden hayatta bu noktadayım? Neden daha mutlu ve huzurlu değilim? Neden yaptığım işler beni bir türlü tatmin etmiyor? Bunlar hepimizin zaman zaman sorguladığı ve bolca şikayet ettiğimiz konular değil mi? Aslında bu şikayetlerin çözümü için "üç maddeden oluşan ve her daim işe yarayan bir reçete" var. Bu reçeteyi dünya üzerinde bilmeyen bir kişi dahi olmamasına rağmen pek az insan bunları aklında tutup uygulamaya koyuyor.

     

    Reçetenin ilk maddesi zaman. Çamaşır makinasının bile çamaşırları temizlemesi için zamana ihtiyacı var. Bitki yalnızca su vermekle çiçek açmıyor. İtalyanca iki sayfa çevirmekle öğrenilmiyor. Zaferle sabır arasında şaşırtıcı bir bağ var.

     

    İkincisi gönül koymak. İnsanın yaptığı işe gönül koyması, gereken emeği vermesi ayrıcalık değil, farz. Yan gelip yatmakla, tembellikle, allahtan gelsin diye beklemekle ne başarı oluyor, ne de tesadüfen yakalanan başarının hazzı... Evrenin hazırcılığa, kolaycılığa hiç tahammülü yok.

     

    Üçüncüsü ise yöntem. İşte benden size minik bir öykü :

    Eski zamanlarda Hint ülkesinde bir adam tüm hayatı boyunca görmek istediği kutsal şehire ulaşmak istiyormuş. O şehre ulaşması için de kocaman bir nehri geçmesi gerekiyormuş. Bunun için küçük bir kano yapmış kendine ve nehire açılmış. Nehirde öyle garip bir akıntı varmış ki defalarca denemesine rağmen belli bir noktadan sonra nehir adamı tam ters yöne sürüklüyormuş. Adam nice çabaladıktan sonra bakmış ki bu iş kanoyla olmuyor, bir kayık yapmış. Yine nehre açılmış ama sonuç aynı; aylarca, yıllarca denemiş daha büyük bir sandal ve sonra kocaman bir tekne yaparak. Ama sonuç hep aynıymış. Bir gün bir bakmış saçları sakalları ağırmış, üstü başı dökülen, çelimsiz yaşlı bir adam nehrin bir o yanında bir bu yanında...

    En sonunda dayanamamış ihtiyarın karşısına çıkmış. "Söylesene ihtiyar ben yıllardır uğraşmama rağmen bu nehri geçemiyorum, sen nasıl oluyor da yarım saatte bir bir karşı kıyıda bir bu kıyıdasın?"

    Hayretler içinde baka kalan yaşlı adam "Neden şu ilerdeki köprüyü kullanmayı denemiyorsun? demiş bizim adama.

     

    Aylardır iş bulamadığından şikayet eden üniversite mezunu Orçun'un, yeterince sabrı mı yok, bu işe gönlünü mü koymadı yoksa yöntemi mi yanlış? belki de artık sorgulaması gerekiyor.

     

    December 07

    I -II

    Gece yarısı treni kalkıyor

    Notaların sessiz ülkesine.

    Trene yetişmeye çabalayan yaşlı adam

    Tipinin altında boyunca karlar arasında

    Fırtınaya karşı düşe kalka zorlukla yürüyor.

    Sadece sıcağın hayali onu yürüten

    Elleri ve ayaklarından sonra

    Beyin hücreleri de donmaya başlayınca

    Hayal bile kalmıyor artık.

    Hayal olmayınca yaşam da olmuyor.

     

     

    27.11.2007 00:25

     

     

     

    Yemyeşil bir ormanda uyanıyorum

    Gök bile yeşil devasa ağaçların gölgesinde

    Her şey sakin ve huzurlu

    Allah’ım ne kadar da güzelim

    Tenim badana vurulmuş duvarlar kadar beyaz.

    Ellerim ayaklarım hissetmiyor

    Ama çok dinginim

    Acı ve mutsuzluk yok.

    İlahi bir şarkı duyuyorum uzaklardan

    Ayağa kalkıyorum

    Yapraklar hışırdıyor

    Dünyanın en yumuşak rüzgârı esiyor başımın üzerinden

    Hava ne bir derece sıcak ne bir derece soğuk.

    Aniden bir kuş ağaçtan uçuyor

    Ve içimden geçip gidiyor.

    O anda her şeyi anlıyorum

    Ben artık yaşamıyorum.

     

    27.11.2007 00:32

    Berk'e ithaf

    Aya İrini üstünden son bir kez bakıp dünyaya,

    Bir sap ot olmak için vazgeçiyorum her şeyden.

    Sonunda buradasın işte eski tanıdık ölüm,

    Ve aşağılarda gök ne kadar küçük, ne kadar uzak…

    August 14

    BİR ADAMIN SON GÜNÜ

    Bir adamın son günü, son gecesi, son saati.. Ölümün başucunda dolandığı son dakikası belki de...Gece siyah pelerinli bir hayalet gibi odaya dolmuş. Rüzgar soğuk ve kuru bir nefes gibi... Bitkin adam odanın içinde yaralı bir hayvan gibi çaresizce dolanıyor. Gelecek olanın son derece farkında, aynı zamanda afyonlu bir sarhoşluk içinde... Tüm ömrü boyunca yaşadıkları bir bir gözünün önünden geçerken, şimdi hayatın muhasebesini yapmanın ne kadar da anlamsız olduğunun farkında. Ne kadar anlamsız! Ne kadar boş! Nasıl bir kandırmacaymış bu. Parasızlık, açlık, sefillik, aşk acıları, ölümün pençesine düşmüş bir adamın güçsüzlüğü, erkek olmanın gerektirdiği tüm donanımlardan uzak, silahsız bir savaşçı haline gelmenin verdiği yetersizlik hissi.. Ne kadar anlamsız geliyor şimdi. Oysa ki son 10 yılda hayatın dibine vurdum dediği her an daha da dibe batıyor olmak nasıl da acı veriyordu ona... Deli gibi sevdigi kadının hain bir gülümsemeyle uzaklaşıp sokağın sonunda gözden kaybolduğunda nasıl da kalbinin en uzak köşesinin bile buz tuttuğunu, nefes alamadigini ve sanki az sonra dünyanın yok olacağını hissetmişti... Herşey kağıttan bir gemiymiş koskoca bir denizin ortasında. Acı olan bunun farkına işte o en son ve geri dönülmez anda varmış olmak. Zamanı geri çevirmek mümkün olsaydı, ne kahrolası Constantia, ne de nefesini kokutan açlık acıtamazdı canını. Hayata yenilmiş olmak ve bunun bir rövanşının olmaması... Haksızlık bu! Sıfır noktası. Evet bu kesinlikle sıfır noktası. Bir bebeğin annesinin karnından çıktığı ilk anla eşitlenmek ve aslında bir ömür boyunca yaşadıklarının bir toz parçasından ibaret olduğunu anlamak. Çok geç. Kesinlikle çok geç artık.
     
    May 21

    TANGO : KALDIRIM SERÇESİ

    Bu Tango var ya, hem uysal, itaatkâr, çocuksu, hem de kadınsı, erkeksi, erotik, ahlaksız, hırçın... Aynı hayatın kendisi gibi. Bileğime baktığımda onu neredeyse görebiliyorum, damarlarımda zehir gibi dolaşıyor.

    Romantik bir valsle başlayan sevimli, iyi niyetli, gülümseyen kız çocuğu bir anda üzerindeki bol elbiseyi çıkarıp atıyor. Şok oluyor insan bu kırmızılı, şehvetli kadını görünce.  Nasıl doğal, nasıl basit, nasıl çingene, nasıl da kaltak... Müthiş tehlikeli!

    Her sabah pişmanlıkla uyanmaktan ve yine sana koşmaktan bıktım. Uzak durmaya çalıştığım her an beni içine alıyor, güçlü bir girdapta döndürüyorsun...“Tamam, bugün bırakıyorum seni, çık git hayatımdan, defol” diyorum, kaldırım serçesini iteler gibi... Hemen sonra dizlerimin üzerinde yavaşça yere çömeliyorum, ani git geller, flashbackler yaşıyorum... ve az önce acımasızca tekmelediğim Tango'yu büyük bir özenle yerden alıyorum, kollarımın arasında onu yükseltiyorum, ayağa kaldırıyorum... Dışarıdan görünen, yalnızca kollarımın arasında bir boşluk, sanki bir buluta sarılmış gibiyim, sanki bir hayalet çocuk, bir hayalet erkek veya bir tanrı gibi ona sarılıyorum ve etrafında dönüyorum, onun çekim gücüne girmişim, hiçbir şekilde çıkamıyorum...

    Sabah bandoneon sesiyle gözümü açıyorum, aklımı başımdan alıyor... Burada değilim kesinlikle.  Bişey acıyor. Ve kırpmadığım gözlerimden yaşlar süzülüyor.

    Müziği duyduğumda melodiye göre adımlar gözümün önünde şekilleniyor. küçük bir adım ve bir küçük adım daha, büyük bir adım ve bir dönüş.. 6-7-8 yok, kurallar yok, ne gancho, ne boleo; yalnızca kolların tutkuyla, sevgiyle, şevkatle diğerini sarmalaması... Böyle birşey yaşamak, doruklarda ve söylediğin gibi bulutların üzerinde dans etmek isterdim...Keşke ben de terleyebilseydim. İki terin birbirine bu kadar güzel karıştırıldığı bir başka teknik daha olamaz. Tango sanki simya ve o iki terin karıştığı yer sanki altın...

    Tango... Herkesin kendi bedeni. Kendi alanı. Kendi günahı. Kendi inisiyatifi. Kendi doğrusu. Kendi tutkusu. Tango... Herkesin kendi hayatıyla dansı.

     

     

    March 31

    bu çocukları sewiyorum

    Reklamdı, boş işti, vb... kim ne derse desin ben bu çocukları  sewiyorum...!  fikirse fikir, yaratıcılıksa yaratıcılık buyurun size : googlebizelogoyapsana.com
    Son derece elle tutulur bir iletişim planı, seçilen doğru iletişim kanalları ve ölçülebilir hedefler ile yola çıkan UnitedPlankton'a başarılar!  umarım hedeflerinize ulaşırsınız. Çünkü bir pr planının başarı kriteri, hedeflere ulaşıp ulaşmadığıdır, yoksa yapılanlar ancak hoş anılar olarak kalır
     
    March 19

    'Lágrimas Negras'

    Ay hüznümü görüp üşümesin,  yıldızlar onu ısıtsın

    Bebeğim içerde uyuyor,

    Dursun gökyüzü senfonisi, dünya tatlısı uyanmasın.

    Sussun şu gürültülü zihnim, bir kez olsun kalbim konuşsun.

    Bugünün mutluluğunu, neşeyi kendime çok gören ben

    Ben değilim aslında katil; durmak bilmeyen düşüncem.

    Bir Ben var ve bir de beni yöneten ben.

    January 18

    Erkekler Güç Zamanlarda Sevilmek İstemezler

    İşi yolunda gitmeyen, cebinde parası olmayan, patronu tarafından ezilen bir adama "canım" demek "canın cehenneme" demekle eş değerdir çoğu zaman... Güç ve iktidar bin yıllardır erkeklerin o kadar iliklerine işlemiştir ki güçsüz zamanlarında kendilerini sevilmeye layık göremezler bir türlü. Bu duruma neden olan en büyük itici gücün ise "kadınlar" olduğunu tahmin etmek zor değil. Bir kelime bir cevap oyununda kadına sorulan "erkek" kelimesinin karşılığı "güç"tür yüzde doksan. Çalışan kadın, üreten kadın söylemleri yüksele dursun, kadınlara öykünen erkeklerin virüs gibi arttığı bu yüzyılda iktidar sahibi erkek daha da bir kıymete binmektedir aslında.
     
    O nedenle en zor zamanlarda kocasına her türlü fedakarlığı gösteren evdeki kadınlar, dışarıdaki motorize güçler tarafından ekarte edilmekte; uzayan iş toplantıları, haftasonu aniden ortaya çıkan bayi toplantıları zor zamanda kalesine gideceğine kılıcı düşmüş şövalyeyi uzak diyarlara itmektedir.
     
    Çünkü ayın beşine kadar ödenmek zorunda olan ev kirası, çocuğun okul parası, patronun ağız kokusu "dışarıdaki"nin ilgi alanına girmez. Evdeki kadın, sade suya çorba yapsa da erkeğin her zaman dışarıda iki kadeh martiniye ayıracak zamanı ve parası bulunur her nasılsa.
     
    Biliyorum hem erkekler hem kadınlar bu düşünceden şiddetle nefret edecekler ama kim ne derse desin, en güzel şey erkeği iktidarında sevmektir.
    January 07

    BAZEN PAYLASMAMAK IYIDIR

    Ne zaman yazar insan? Ne zaman kağıda kaleme döker sözcükleri?
    Yürek gümbür gümbür çağlıyorsa, duygular taşmışsa, etrafta sözünü diyeceğin kimse yoksa, düşünceler şimşek gibi beyninde çakıyorsa, hücrelerin içeride patlayan enerjini artık taşıyamıyorsa ... yazmak, bestelemek, çizmek istersin. Bunun adı ilhamdır, kaynayıp taşmaktır, yel olup esmektir, makaranın boşalmasıdır, bisikletin zincirini atmasıdır, çığın dağdan kopup inmesidir.
     
    Geçen sabah çok heyecanlıydım. TIME dergisinin yeni kapağını görüp adeta çıldırmıştım.
    Her sene Aralık sayısında "Yılın İnsanı"nı seçen TIME bu sene beni evet "BEN"i yılın insanı seçmişti !
    Gözlerime inanamadım. Aman Tanrım! o ne coşku içimde, beynimde ne kasırga!
    Koskoca TIME dergisi ve kapağında aynalı bir bilgisayar ekranı! Ekranda kendi yansımam ve üzerinde SEN! yazıyor!
     
    Duramadım bunun hakkında yazmaya başladım.
    Tam bu sırada sohbet etmekten, fikir paylaşmaktan çok keyif aldığım bir arkadaşım çıkageldi ve onunla konuşmaya başladık.
    Ona bu kapağı görünce neler düşündüğümü, neler hissettiğimi, nasıl da deli gibi heyecanlandığımı anlatmaya koyuldum...
    Anlattım... anlattım.. Arkadaşım da düşüncelerini ekledi. Bazı çıkarımlar yaptık, beyin süzgeçlerimizden geçirdik, artık TIME dergisinin kapağından evrim teorisine, Amerikan politikasına, küresel ısınmaya, hatta kuantum fizigine giden bir sohbet içindeydik. Artık ben TIME dergisinin kapağında değildim. Kapak aynıydı ama, kapağın bende yarattığı his değişmişti. O ilk anki hislerim, kültür, değerler, yargı filtrelerinden geçmiş, şimdi bende yepyeni bir algı oluşmuştu. Limonatayı içip bitirdikten sonra ağzımda kalan tatlı-acı tat misaliydi artık coşkum...
     
    Nasıl ki Times Meydanı'nı ilk kez gördüğüm andaki hissin aynısını bir daha asla yaşayamayacaksam, TIME dergisinin kapağı da bende aynı duygu-düşünce patlamasını yaşatamayacak. Sonuçta yazmaya başladığım yazı hiç bitmedi...Şimdi yeniden yazsam o ilk andaki hislerim, kullanacağım kelimelerin aynısı bir daha olmayacak.
     
    Herhangi bir duyguyu ya da bir fikri her zaman geçmiş deneyimler, çevresel faktörler, önyargılar etkiler.
    Hiçbirimiz saf bir duygu, benzersiz bir fikir yaşama lüksüne sahip değiliz.
    Etkilenilmemiş, esinlenilmemiş bir beste yapmak, bir yazı yazmak imkansız.
    Hele ki bu yaşadığımız çağda...
    Bach'tan sonra atonal müzik yapanlar dahil hiç bir müzisyen hiç keşfedilmemiş bir ses katamadı, katamayacak evrene, hiçbir aşk ilk aşkın benzersizliğinde olmayacak.
     
    Beynimiz her zaman bizi yanıltacak.
    Yeni düşünceyi, duyguyu her zaman bir başka dosyayla ilişkilendirmeye çalışacak.
    Aslında yeni bir fikir diye de birşey yok.
    Herşey tekrardan ibaret.
    December 14

    NEFES

    Hayatın anlamı yaratmak, üretmek ve değer katmaktan başka nedir? Değişime ve devinime, yaşamı iyi ve kötü ile yoğurup çarkın dönmesine, evrenin var olmasına katkıda bulunmaktır.
     
    Kimileri yalnızca var olarak, nefes alıp vererek; kimileri gücünün, yeteneklerini son zerresine kadar kullanarak o değeri katar.
    Kapıcı İsmail de, ağaçtaki yaprak da, Beethoven da, Van Gogh da hayata bir şekilde katkıda bulunur. Eğer Kapıcı İsmail yapabileceğinin en iyisini yaptıysa, limitlerini zorladıysa, kolaycılık, tembellik, hazırlopçuluk tuzağına düşmediyse; hayata hiç bitmeyecekmiş gibi sarılıp, her an bitecekmiş gibi yaşadıysa bu evren için fazlasıyla değer katmıştır.
     
    Her bir anne insan soyunun devamı için, evrendeki sonsuz enerjinin devamı, o enerjinin vücut bulması için taşıyıcılık yaparak zaten büyük değer katıyor. Ama pek çoğumuz bunun farkına varmayarak kendimizi faydasız hissediyor, yetersizlik hisssi ile hem kendimize hem çevremize azap veriyoruz.
    Eğer yapabiliyorsan, bir yandan anne, bir yandan eş, bir yandan iş kadını, bir yandan sanatçı, en iyi yemek yapan, en iyi hesap yapan, en zengin ve en vicdanlı adam olabiliyorsan, kimsenin buna itirazı olamaz. Ama Amerikan uydurması kahramanlık modellerine özenenler superman ve superwomanlar olmak için hayatın özünün nasıl da ellerinden kayıp gittiğini fark ediyorlar mı?
     
    Varlık nedenini bilip bunu az-çok önyargısıyla değerlendirmeden kendiyle uzlaşan herkes bir kayanın üzerindeki yosun kadar huzurlu olabilir. Varlığını kabul eden ve evrendeki rolünün farkına varanlar kanımca dünyanın en mutlu insanlarıdır.
    November 12

    GECELERİ YAŞAYANLAR

    Asla sabah insanı olamadım. Belki de öğlen onikide henüz kahvaltı edilen bir aileden geldiğim, ya da genetik olarak babamdan bana geçtiği için...
    En verimli olduğum zamanlar akşamüzeri beşten sonra başlar. Sabahları saat ona kadar benden birşey istenmesinden, telefonun çalmasından veya herhangi bir soru sorulmasından nefret ederim. Halbuki o saatte büyük şehirlerde de, küçük köylerde de işler neredeyse yarılanmış, öğlen beslenmesine geri sayım başlamıştır.
     
    Gecenin ise bambaşka bir ritmi vardır. Renklere gölge düşmüş, ton majörden minöre dönmüştür. Çocuklar uyutulmuş, kuşlar susmuş ve en kalabalık şehirlerin bile gürültüsü hafiflemiştir. Para, kariyer benzeri işlerle ilgilenenler şimdi yataktadır; hala çalışıyorlarsa bile az sonra uyuyacaklardır. Ne de olsa yarın sabah altıda kalkıp daha çok para ya da daha yüksek mevki için daha çok çalışmaları gerekecektir. Gece temkinli davranan insanların yeri değildir. Güvenlik, gelecek teminatı, yaşam boyu sigorta poliçesi isteyenlerin yeri hiç değildir.
     
    Dikkat edin sıradışı ve yaratıcı insanlar çoğunlukla geceleri yaşayanlardır. Müzisyenler, yazarlar, bilim adamları, ressamlar... Babam, Neşet Ruacan, Şeref Oğuz, Isadora Duncan, Sezen Aksu, Necip Fazıl ya da Rodin... Hiçbiri akşam onda pufidi kandil, tumba yatak tipi insanlar değiller, değildiler.
     
    Gece filmleri,
    Gece kuşları,
    Gece treni,
    Gece mavisi,
    Hele hele
    Binbir gece masalları.
     
    Ne güzeldir tek başına geçirilen geceler. Kitap okumak, yazmak, bir şişe kırmızı şarap açıp içmek ya da yalnızca tavana bakıp düşünmek...
    Ne güzeldir sevgiliyle geçirilen geceler. Bitmek bilmeyen sohbetler, saat üçten sabah ezanına kadar sevişmeler, acıkmalar, çay demlemeler, portakal sıkmalar, börek ısıtmalar... Tamam tamam hadi uyuyoruz derken, birinin aklına komik bişey gelmesi, gülüşmeler...
    Ertesi gün iş yerinde kafanın masaya düşmemesi için binbir takla atacağını bile bile gecenin her dakikasının keyfini sürmek.
    Oysa ki gündüzleri; "sevgiliyi düşünme, O'nu hayal etme, O'nu özleme mesaisi"ni davetsiz bir telefon zırıltısı, yöneticinin aklına esip istediği bir rapor bölebilir. Gündüz sanki birileri tarafından yönetilir ve çoğunluk sürüler halinde onlara uyar. Geceleri ise herkes kendi kendini yönetir. Herkes kendi riskini kendi alır. Gizem, mistik düşünceler, bilinmeyenler hep gece ile özdeşleştirilir. Issız bir sokakta gece yürümek için yürek gerekir. Kimse babaannesinin mezarını gece ziyaret etmek istemez.
     
    Sonuç olarak geceleri dünyanın verimsiz, üretimsiz bir yer olduğunu düşünmemeli. Geceleri yaşayanlar olmasaydı, dünya şimdikinden çok daha farklı, ruhsuz ve renksiz olurdu. Gündüzleri yaşayanlar; aydınlıkta gördüğünüz o canlı ve parlak renklerin, gece karanlığında tıkırtı yapanlar tarafından yaratıldığını unutmayın.
     

    Gece Yarısı

    Her gece periler uyur odamda,
    Derinlerden gelir uzun nefesler,
    Yanan mum bir rüya seyreder camda,
    Bir ağır hastanın nabzıdır sesler.

    Gittikçe alçalır, yükselir tavan,
    Duvarda küçülür, büyür parmaklar,
    Elbisem çivide canlanır o ân,
    İçinde bir başka vücudu saklar.

    Her perdeden çıkar sivri sinekler,
    Sanki bir tel gevşer, bir tel burulur.
    Sokakta uyanık kalan köpekler,
    Yıldızlara bakıp durmadan ulur.

    Birdenbire bir şey çıtırdar, derken,
    Merdivenden gelir bir ayak sesi,
    Basamaklar birer birer esnerken,
    Kilitli kapının düşer perdesi.

    Gözler parlayınca karanlıklarda,
    Kemikten parmaklar terimi siler,
    Yanyana oturmuş, bekler dışarda,
    Sarışın kediler, siyah kediler...

     

    1925

    Necip Fazıl Kısakürek

    November 04

    Timsahlar ve Kuşları

    Dostun varlığımda kıymetimi bileni kadar, yokluğumu fark edenini yeğlerim. Timsah ağzını açacak, küçük kuş içeri girecek. Kuş timsahın dişlerini temizlemekten gocunmayacak. Timsah da ağzını kapayıp kuşu yutmayacak. Tek taraflı beslenme üzerine kurulu hiç bir ilişki biçimi bana cazip gelmiyor. Çırak ustadan öğrenirken, usta da çırakla birlikte yenilenecek, tazelenecek.
    November 01

    Sadece Güzellik Yeter Mi?

    Multifonksiyon çağında yaşıyoruz. Bilgisayarlarımızın elektronik daktilo görevi yapmasıyla, küçücük cep telefonlarımızın sadece alo demeye yaramasıyla katiyen yetinemiyoruz. MP3 de çalsın, video da göstersin, internete de bağlansın, hatta mümkünse bizi dilediğimiz yere ışınlasınlar istiyoruz. Uçan halıyı hayal eden eski çağların insanları, bugünü görselerdi cinin çoktan lambadan çıktığını anlayacaklardı.
     
    Bu çok fonksiyon arayışlı yaşamlarımızda, çevremizdeki insanların da tam donanımlı olmalarını, uçmalarını ve hatta bizi de uçurmalarını bekliyoruz. Kleopatra bu zamanda yaşaydı hiç şüphesiz kraliçelikten istifa eder, Mısır'ın küçük bir köyünde muz yetiştirirdi. Sevgilinin bir bakışı, bir tel saçı için canımı vereyim diyen Fuzuli iyi ki bu çağda yaşamadı. SOS ve EKS yazılarımda sözünü ettiğim superman nitelikli erkekler gibi, kadınların da eş zamanlı olarak güzel, bakımlı, akıllı, iyi anne, iyi ev kadını, başarılı iş kadını, ahlaklı olması gerektiğini düşünüyoruz.
     
    Oysa ki doğaya çıktığımızda narin görünüşlü kırmızı gelinciğin kokmasını, kelebeğin ahengli bir sesle ötmesini, gün batımının repeat modunda saatlerce slideshow yapmasını bekliyor muyuz? Gelecekte muhteşem bir manzarayı seyrederken "Bunun playback tuşu nerede, ekran ışığı nereden kısılıyor, derenin şırıltı sesini nereden yükseltiyorduk?" diye aramaya başlarsak şaşırmayalım.
     
    Ah Yine Neşe-i Muhabbet
    Yine neşe-i muhabbet dil-ü canım etti şeyda
    Yine bezm-i ıyş-i vuslat edip ahl-i aşkı ihya
    Aman ey gül-i nihalim beni eyle vasla sayan
    Sana can u dil fedadır gönül andelib-i güya
    O güzel başın için,o hilal kaşın içün
    Gel gel aşık-ı nalan, gel gel dil sana hayran
    Hamamizade İsmail Dede Efendi
    October 31

    Yeniden Parlamak

    Şarabı bozulmadan içmeli,
    Yıllansın diye sonsuza dek bekletmemeli.
    Mevsimlerden iyilerin zaferi,
    Yüksek basınç güzel havanın habercisi.
    Dostlar uzakta olabilir,
    ama paylaşılanları kim silebilir?
    Şimdi yeniden parlamak zamanı,
    İşte sonbaharın hasadı,
    Bak begonviller yine patlıyor,
    Gönlümün meyveleri toplanmalı.
    Muhabbet sofrasında buluşulmalı,
    Yürekten dudağa yağ gibi akmalı.
    Zamanın orağı biçtikçe,
    Birini öldürüyor, yaşam veriyor diğerine.
    Şimdi yeniden parlamak zamanı,
    Aç kalbim kapıları yeni sevgiliye.
    October 12

    100 Yıl Savaşları

    nasil da koruyor herkes kendini,
    tanrım ortaçağda yoktu bu kadar zırh!
    ne çok girilmez odanız var,
    bir bizimki mi bekleme salonu?
    paylaşmayalım aman sakın ha
    yüreklerimiz bize kalsın.
    en az dokunulanlar
    mezarda daha iyi gübre olacaklar.
    hangimizin kuralları daha katı?
    haydi bakalım hodri meydan!
    mesafeli ilişkiler devralmış yönetimi,
    bu bir sahte gülüşler devri.
    içi kan ağlayan da süper bugün,
    süperler şahaneler muhteşemler.
    ama iyi mevzilenin ki görmesinler,
    insan soyundan olduğunuzu.
    nasil da koruyor herkes kendini.
    kaçın, saklanın!
    sizin başkalarını yaraladığınız gibi
    siz yara almayın sakın.

    GÜÇ VE ZEVK

    Siz neden zevk alırsınız? Bir düşünsenize.
    Çoğu kez "Bunu neden yaptın?" sorusuna "zevk olsun diye" cevabını vermek isterim ben.
    Iyi yemek, güzellik, seks, para, iktidar hep mutluluk obsesyonlu hayatlarimizi besler.
    Lüksün her türlüsü zevk verir insana. Zevkler güçlüler içindir. Güçsüzler hayatı ah-ı vah etmekle geçirir.
    Şeytanın avukatı gücün farkındadır, bunu zevk ve iktidar için kullanır.
    Seksin en uç noktasından sonra ne gelir? Biri iki, ikiyi üç yaptıktan sonraki noktadaki zevk ilk kez bir kızı öptüğün andaki gibi midir?
    En yüksek dağın zirvesini gördükten sonra karşıdaki tepe de anlamsızlaşır.
    Bir bakmışsın artık ekstrem standardın olmuş. Insanın acı eşiği de artar aynı şekilde. Bünye acının da bağımlısı olur bir müddet sonra, doz artmadıkça bünye tatmin edilmez. Televizyonda vahşet ve ucuz seks dışında ne var?
    Zevk ve acı tutkunu bugünkü dünya, anarşizmin en feci şekilde hortlamasına yol açacak, pek yakında bu sinemada.
    September 22

    BİR DOĞUM DÖRT ÖLÜM , ÇOCUKLAR VE ANNELER

    Sabah...

    Yine yolda koşturuyorum. Malum işe gidiş. İyi yürekli hemşirenin önünde bir araba yanımda durdu.

    Götüreyim? Atladım. 

    Uyumamış çocuk ağlamış. Babası olmadan okula gitmiyormuş.

    Babası? Geçen ay öldü.

     

    ***

     

    Ofise geldim. Hay Allahım. Üzüldüm. Sevdiğin adamı, çocuğunun babasını bir anda kaybet.

    Kaybedeceğime hiç  olmasın daha iyi  diye düşündüm. Mutlu bir aile bunun için mi kuruluyor?

    Öğlene kadar sürdü bu.

     

    ***

     

    Öğleden sonra...

    Isadora’yla bir yürüyüşe çıkıyoruz. O anlatıyor, pardon o yaşıyor, ben okuyorum.

    Craig’den bir çocuk, bi de dikiş makinacısından...

    Büyük gürültü! Singer haberi verir : Çocuklar öldü!

    İtalyanla kumsalda aşk, sonuç bir çocuk. Doğduktan hemen sonra öldü.

    Ölüm 4 – Doğum 0

    İşten çıkıyoruz.

     

    ***

    Akşam...

    Bir dostumuzun yeni doğan çocuğunu hastanede ziyaret.

    Bitkin biraktigi annesinin kucağında meme emiyor...

    Manzara güzel ve duygusal.

    Ayrıca Dora’nın çocuklarından sonra, bugün bir doğum iyi oldu.

    Ölüm 4 – Doğum 1

     

    ***

    Gece...

    Annem beni yatırıyor, öpüyor yanağımdan. Yorganımı düzeltiyor, boynuma doğru kapatıyor.

    Işığı söndürüyor, kapıyı kapatıyor.

    İki damla yaş gözümden akıyor, mutluyum....

    Annemin üstümü örtmesini seviyorum. Onun içeride olduğunu bilmeyi de...

    Çocuk kalmayı, çocuk sahibi olmaya tercih ediyorum.

    September 12

    derman ve dergâh

    I
    Gönül derdine derman isteseydi
    Derman şimdi burada olmaz mıydı
    Mevlam kuluna ne istedi de vermedi
    Açıp gözün görsen olmaz mı
    Rızkın peşinden koşan cahiller
    Rızkın kendin peşinden koştuğun bilmez mi
    İyilik de kötülük de
    Dönüp dolaşıp doğru yerin bulmaz mı
    Acıyı seven ağlar, sitem sadece yürek dağlar
    Yaşamın hakkını veren bir gün Hak'tan almaz mı
    Benim yolum belli, dağların kızıyım artık
    Düşmekten korkarak çıkılmaz
    Can veren Rabbim bir gün onu benden almaz mı
    II
    Şeytanın ıslığına kapıldım
    Bir tek söze yedi yıl dergâhından kovuldum
    Kapında yatayım, kırk derya su taşıyayım
    Binbir gece masal anlatayım
    Kıyma bana bir bakışına kurban olayım
    Yüzün çevirdin, elin çektin, beni soldurdun
    Taş kalplerin yumuşasın 
    Bir sabah uyanasın, ismimi çağırasın
    Eşikte bekliyorum; içeri gireyim
    Al beni koynuna hep orda kalayım